6 Ekim 2012 Cumartesi

Zûlmet‐i hicrinle bîdâr olmuşum Yâ Rab meded


Zûlmeti hicrinle bîdâr olmuşum Yâ Rab meded,
İntizârı subhı didâr olmuşum Yâ Rab meded.
Gülşeni vaslın nesîmin irgürüp bâdı sabâ,
Andelîbi bâğı gülzâr olmuşum Yâ Rab meded.
Kalmışam zindânı cism içre bugün tenhâ garib,
Bu kafeste rûz u şebi zâr olmuşum Yâ Rab meded.
Şol şarâbı kim anı sundun bana rûzi Elest,
Ol zamandan mesti hûşyâr olmuşam Yâ Rab meded.
Her ne varsam yakar bu cânımı aşk âteşi,
Yana yana külli püryan olmuşum Yâ Rab meded.
Vahdet ilinde seninle yâr idim noldu bana,
Kesret içre bendi ağyâr olmuşum Yâ Rab meded.
Bu Niyâzî düştü varlık câhına Yûsuf gibi,
Al elim kurtar ki nâçâr olmuşum Yâ Rab meded.


Zûlmeti hicrinle bîdâr olmuşum Yâ Rab meded,
İntizârı subhı didâr olmuşum Yâ Rab meded.

Yâ Rabbi! Ayrılığın ızdırabı ile uykusuz kalmışım yardım et,
Yâ Rabbi! Eyvah bana sabahlara kadar yüzününü görmek istedim.

“İnsanlar uykudadır, öldükleri zaman uyanırlar” Hadis-i Şerif

İnsan Elest bezminde hakkın cemalini müşahede etmekteydi. Oradan kopup bu dünya ya gelen kullar perdeli olarak gelirler. Gözlerinde yetmiş bin perde vardır ki bu hicap kalkmadan hakkın cemali görülmez. O yüzden cemali göremeyen kullar uykudadırlar. Öldükleri zaman uyanırlar kısmı da şöyle izah edilebilir. Üç çeşit ölüm vardır.


İhtiyari ölüm: “Her canlı ölümü tadacaktır. Ve ancak kıyamet günü yaptıklarınızın karşılığı size tastamam verilecektir. Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete konursa o, gerçekten kurtuluşa ermiştir. Bu dünya hayatı ise aldatma metaından başka bir şey değildir.” Ali İmran 185

Bu ayette bahsedilen ölüm insanların doğal yollarla dünya ya gelip daha sonra belli bir süre dünya yaşamında yaşadıktan sonra ölümün onlara ulaşmasıdır.

İzdirari Ölüm:  “Ölmezden evvel ölünüz” Hadis-i Şerif
Bu hadiste bahsedilen kişinin benliğini öldürüp hakkın benliği ile var olmasını işaret eder.

Her an ölüm: Bu ölüm ise hakkın her an âlemi öldürüp, her an diriltmesidir. Arif olan kişiler her an ölümü yaşarlar. Avam bunun farkında değildir. Çünkü Halik bunu o kadar hızlı yapmaktadır ki bunun idrakinde olamıyorlardır.

İşte ölmezden evvel ölenler didarı ilahiye kavuşacaklardır.

Hazreti Mevlânâya dimişler sultânum seni Allah sübhânehü ve Teâlâyı görür dirler gerçek midür? diyü buyurmışlar ki
“Ben kimüm ki Allah sübhânehü ve Teâlâyı görebilem ve lâkin Allah Teâlâ kendini kendi gösterürse, görmemeğe kadir değülüm” dimiş.

Gülşeni vaslın nesîmin irgürüp bâdı sabâ,
Andelîbi bâğı gülzâr olmuşum Yâ Rab meded.

Saba rüzgârı vuslat gül bahçesinin esintisini ulaştırınca,
Yâ Rabbi vay bana! Gül bahçesi bülbül olmuşum.

 Sabâ
Arapça olan sabâ kelimesine sözlüklerde çeşitli karşılıklar verilmektedir. Sözlüklerde yer alan sabâ ile ilgili açıklamaların bir bölümünde sabânın rüzgâr anlamı dışında edebî metinlerdeki anlamlarına da değinilmiştir. Sabânın farklı anlamlarının
verildiği bazı sözlüklerde yer alan karşılıklardan birkaçını şöyle sıralayabiliriz: Mütercim Âsım Kâmus Tercümesi’nde “Sabâ”ya: “Sadın fethi ve elifin kasrıyla rüzgâr aksamından şol rüzgâra dinür ki matla‘ı Süreyyâ ile Benâtı na‘ş beyninden
hübûb ider ola.” karşılığını verir. (Mütercim Âsım, 1305: C.III, 853)
Kâmûsı Türkî’de: “Şarkı şimâlî cihetinden esen hafif ve latif rüzgâr. Bâdı
sabâ. Eski şi‘rimize sermayei makâl olan kelimâtı ma‘dûdedendir. Sabâreftâr:
Bâdı sabâ gibi hafif ve serî‘ yürüyüşlü” açıklamaları yer almaktadır. (Şemseddin Sâmî, 1989: 816)
Osmanlıca sözlükte de: “Gün doğusundan esen hafif ve latif rüzgâr” karşılığının ardından; Esbi sabâreftâr: Rüzgâr gibi uçan at. Sabâberaber: Sabâ rüzgârı gibi hafif ve latif. Sabâreftâr: Rüzgâr gibi hafif ve çabuk giden” tamlamalarının anlamları verilmiş ayrıca, Türk müziğinin en eski makamlarından birinin de sabâ makamı olduğu söylenmiştir. Müziktesabâaşîrân, sabâpûselik, sabâuşşâk, sabâzemzeme ya da sabâkürdî makam adlarının da bulunduğu açıklanmıştır.
(Devellioğlu, 1986:10841085)

Farsça sözlükte ise, “Sabâ”ya şu karşılıklar verilmektedir:
“1Âşık ve ma‘şûk arasında peyktir ve ma‘şûktan haber getirir veya onun için haber götürür.
2 Sabâ rüzgârı sevgiliden haber getirdiği için fitnecidir.
3 Sabâ baharın evâilinde olduğu için ıtır kokuludur. Edebî gelenekte sevgilinin kûyundan geldiği için güzel kokuludur.
4 Sabâ rüzgârı sabah erkenden estiği için sabah rüzgârıdır.
5 Sabâ rüzgârı İsfend ayının sonunda ve baharın evvelinde olduğu için zayıf, hasta ve takatsizdir.
6 Şimâl rüzgârının bahar rüzgârına yakınlığı vardır.” (Sîrûs Şemîsâ, 1998:
C.2, 785787).

Sabâ, gün ile gece beraber olduğunda, gün doğusundan esen latif rüzgâr olarak da tanımlanır. Ancak şiir dilinde sabâ, daha çok sevgilinin semtinden esen rüzgârdır.
Sabâ; bahar tavsifinde, cananın zülfü perişanlığı ve kokusunu tasvirde birçok mazmunlar yapılmasını sağlamıştır. Bazılarına göre seher vakti kıble tarafından esen rüzgârdır ki, Hazreti Yusuf’un gömleğinin kokusunu Yakup’a bu rüzgâr götürmüştür. Şairler bu rüzgârı âşıkla maşuk arasında haberleşme aracı sayarlar.
Sabâ aynı zamanda peyki şuaradır. Cananın makamına ancak sabâ ve şimal ulaşır. (Onay 1992: 353; Büyük Türk Klasikleri, 1988: C.7, 401)

Sabâ, kuzey doğudan hafif hafif esen bir rüzgârdır. En çok sevgilinin izi veya ayağı tozunu, zülfü kokusunu getirmesi, yani haberci oluşu ile söz konusu edilmektedir. Bazen de, uzaklardan sevgilinin diyarından gelmiş bir tüccar şeklinde tasavvur olunur. Âşık can nakdini vererek, ondan sevgilinin ayağı tozunu sermayesine almak isterse de o vermez. Âşık o kadar zayıf düşmüştür ki, sabâ elinden tutup onu yârin eşiğine iletir. Mecnun’u da öldüğünde o alıp götürmüştür.
 Sabânın yârin kapısından getirdiği toprak âşığın dermanı, ilâcıdır. Gül, onu hasta nergisin gözüne sürme yapar. Sabâ sevgilinin zülfünde dolaşmaktadır. Bu durum, “el oyunları oynamak” deyimi ile anlatılır. Sabâ, sıralanan özellikleri çerçevesinde “peyk, elçi, subaşı, tarak, âşık, âh, demi pîr, dâye” vb. unsurlar ile benzerlik içinde ifade edilir. (Kurnaz 1987: 499500)

Kalmışam zindânı cism içre bugün tenhâ garb,
Bu kafeste rûz u şebi zâr olmuşum Yâ Rab meded.

Bugün beden zindânı içinde kimsesiz garib kalmışım,
Yâ Rabbi eyvah! Bu kafeste gece gündüz inlemekteyim.

İnsanoğlu bu beden kafesine girmeden evvel hakkın didarı ile mesut bir şekilde diyardan diyara gezmekte idi. Fakat bu beden zindanına girince asli vatanını özlemeye başladı.
 Ve kendisini sahipsiz, kimsesiz gibi hissetti. Ve sürekli rabbini çağırarak onun görmeyi arzu etmiştir.

Hz.Adem cennetten çıkarılınca çok müteessir oldu ve rabbine dua etti. “Yarabbi ben senin ile beraber iken didarını görmekteydim, meleklerin tespih atını duymaktaydım. Şimdi bu dünya da yapayalnızım.” Bunun üzerine melekler bir çadır getirdiler ve onu tavaf etmeye başladılar. Hz. Âdem’e de onu tavaf etmesi söylenildi. Günümüzde o çadırın olduğu yere Kâbe inşa edilmiştir.


Şol şarâbı kim anı sundun bana rûzi Elest,
Ol zamandan mesti hûşyâr olmuşam Yâ Rab meded.

Şu şarâbı bana Elest günü ki bana sundun,
Yâ Rabbi yardım et! O zamandan beri aklım sarhoş olmuştur.

Elest günü Kâbe’de Arafat’ta Hazreti Âdem’e melekler secde ettikten sonra zürriyeti (gelecek nesilleri) latif bir surette sırt tarafından çıkarılıp dört saf oldu. Birici safta Enbiya durdu. İkinci safta Evliya durdu. Üçüncü safta Müminler durdu. Dördüncü safta Eşkıya (şakîler, imansızlar) durdu. Birinci saftan “Elestü biRabbiküm”, yani “Ben Rabbiniz değil miyim?” nidâsı SultânülEnbiyâ Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemden zuhur etti. İkinci safta bulunan Veliler arasında bulunan “Gavs” tarafından dahi “Elestü biRabbiküm” hitabı irâd edildi.
Müminler işitip, eşkıya Hakk’ı işitmedi. Bu kitaplara üç saf birden “Belî” yani “Evet” dediler. Yalnız eşkıya safı ise müminleri taklit ederek evet dediler. Bayezidi Bistâmî kaddese’llâhü sırrahu’laziz hazretleri “O hitap hala kulağımdadır” demiştir. Ehlullâhtan da bazıları bugün bile aynı hitap olmaktadır. Çünkü hitap ile ahid altı defa oldu. İkisi ef’âlde zahir ve Batın, ikisi sıfatta zahir ve Batın ikisi de zatta zahir ve Batın olarak yapılır.

Böylece ef’âli zahire ef’âli batına, sıfâtı zahire, sıfâtı batına ve zâtı zahire zâtı batına olmak üzere ahid altı defa yapılmış olur. Veli kul salike telkini ile Elest bezmindeki nidayı yeniden duyurur.
Ve bu nidayı işiten kullar aşk sarhoşluğundan bihuş olurlar.

Her ne varsam yakar bu cânımı aşk âteşi,
Yana yana külli püryan olmuşum Yâ Rab meded.

Her nereye varsam bu cânımı aşk âteşi yakar,
Yâ Rabbi vah bana! Her yanım yana yana kebap olmuş.

Aşkın tadını alan kişi ondan başkasına kanamaz. Ancak onu ile susuzluğunu giderir. Çünkü bu aşkın ateşi kulun bütün zerresinde hissedilir. Bu aşk ile kaynayıp kul kimya olur.

Aşk odu ile kaynaya
Kaynaya ta ki kimya ola


Vahdet ilinde seninle yâr idim noldu bana,
Kesret içre bendi ağyâr olmuşum Yâ Rab meded.

Noldu bana vahdet ilinde seninin yârin idim,
Yâ Rabbi vah bana! Dünya âleminde başkalarına bende olmuşum.



Ezelde senin ile birlikte idim. Bu dünya âleminde onun zevklerine bende oldum seni kaybettim vah bana yarabbi. Dünya mal, mülk, kadın, erkek, şöhret değildir. İnsanı Allah’tan gafil eden her şey dünyadır. İşte esas olan bunlara verilmesi gereken önem kadar önem verip Allah’ı aramaktır.
Bilmek istersen seni
Can içre ara canı
Geç canından bul anı
Sen seni bil sen seni

Görünen sıfatındır
Anı gören zatındır
Gayrı ne hacetindir
Sen seni bil sen seni

Kim bildi ef'alini
Ol bildi sıfatını
Anda buldu zatını
Sen seni bil sen seni


Kim ki hayrete daldı
Nura müstağrak oldu
Tevhidi zatı buldu
Sen seni bil sen seni

Bayram özünü bildi
Bileni onda buldu
Bulan ol kendi oldu
Sen seni bil sen seni


Bu Niyâzî düştü varlık câhına Yûsuf gibi,
Al elim kurtar ki nâçâr olmuşum Yâ Rab meded.

Bu Niyâzî düştü varlık saltanatına Yûsuf gibi,
Yâ Rabbi yardım et! Biçarenin elinden tut ve kurtar.

En büyük gaflet benlik davasıdır. Cümle yerde hak ayan iken ben varım demek ne büyük gaflettir. Çünkü ondan var olanda o dur. Bunun farkında olmayanlar gizli şirk işlemiş olular ki Allah (c.c) ‘ın affetmeyeceği tek günah şirktir. Bu şirkten ancak Allah’ı onun istediği gibi tanıyan kullara gidilerek kurtulunur.

Mürşit gerektir bildire
Hakkı sana Hakkal yakın
Mürşidi olmayanların
Bildikleri güman imiş

1 yorum: